Bilinç Akışı Dizgesi/Bitmeyen Konuşmalar#1
Hayatın seni nereye sürüklediğine bir baksana.
Evet bakıyorum, etrafımda bi dolu insan var. Sürekli durmadan
koşuşturuyorlar nereye gittiklerini bilerek veya bilmeyerek öylece bir yerden
bir yere gidiyorlar. Dahası hepsi de bir şeylere inanıyor bu hayatta, hayatta
tutundukları şeylerin onlarına öldürmesine müsaade ediyorlar üstüne üstlük.
Ne olmasını isterdin? Kim gerçekten neyi bilebilir ki?
Elbette, bir şeyler olmasını istediğim falan yok, hem
istemek neyi değiştirir ki bu hayatta? Kendi krallığındaki değişen şeylerden
başka, kaldı ki bilmek dediğimiz şey nedir ki? elbette insanlar bir şeyleri
bilebilecek donanıma sahip değiller mi ?
Belki, göreceli şeyler…
Tüm karamsarlıkların üzerime çöktüğü bir gece vakti
uyandım. Saat gecenin 3üydü ve şeytanla buluşma saatim olarak her gece rutinimi
oluşturabileceğimi nereden bilebilirdim ki? Bilmek, değiştirmedikten sonra
gerçekten ne işe yarıyordu bu hayatta? Kaldı ki hayat dediğim neydi sahiden,
birisi için bir yol birisi için gerçeklik, birisi için hiçliği barındırırken. Herkesin
hakikati kendisindedir diye düşündüm. Sonra tek bir hakikatten söz edebilmenin
olanaklı olmayacağına net bir biçimde kanaat getirdim. Elbette bu dahil diğer
tüm emin olduğum her şey ama her şey üzerine kumar oynanabilecek ve değişime
açık şeyler olarak kalacaktı hayatımda. Her şeye rağmen bir şeylere sıkı sıkıya
bağlanmış ve onların değişmeyeceğine inanan insanlardan olmak isterdim diye
geçirdim içimden. Sonra aklıma birden biri, gerçek uğruna, tüm doğrularının
yıkılacağını bildiğin halde bir insana gerçeğin ne olacağına ilişkin fikri
söylememin doğru olup olmayacağını geçirdim aklımdan. Naif sorular sormayı
bırakabilseydim belki ben de onlar gibi daha huzurlu ve mutlu olabilirdim. Ama bir
kere zehri almış olmam, daha sonra o zehirden arınmam için hiçbir panzehir
aramayışım içinde epey beni meşgul ediyordu zaten. Her halükarda, herkesin
yaratmış olduğu gerçeklikler ve doğrular üzerine, kişisel olan şeylere
saldırmaktan aslında bu bir saldırı değilse bile en azından o kategoriye dahil
edilebilir diye düşündüm kendimce. Kendimce iç geçirmelerim, hiç geçirmelerim
yok mu. O ağulu saatler içerisinde gecenin 3’ünde uyanmıştım bir kere, bir
kereye mahsus olacağını düşünsem bile her gece tekrarlayacağı hiç ama hiç
aklıma gelmezdi. Modern zamanlardan kalma bir alışkanlığın ceremesini çekiyorum
kim bilir, belki böyle bile değildir. Çok fazla belki dediğim içindir tüm cezam.
Tanrının saatini kurmayı unutmuş meleğinin cezası benimle buluşması ise bunda
benim ne gibi bir kabahatim olabilir diye düşündüm. Düşünmekten harekete
geçmeye fırsat bulamadığım zaman aralıkları günden güne uzuyordu, yalnızca
uzayan yollar değil, uzayıp giden bütün anlar gözümün önünde canlanıverdi
birden. Anlamsızlaşan her şeye karşın bir arşın yol alamadığım, hareketimi
kısıtlayan her düşünceye karşı yine de hareket etmek istemeyişimde apaçık
ortadaydı. Her şeyden söz etmeye kalkıştığım tüm vakitler beni iyice içine
hapseden bir mandalaya dönüşüyordu. Dönüşümler içerisinde bir sabah uyanıp bu
döngüyü kırmak hiç mi aklına gelmezdi insanın? Sahi gelse bile o sabaha kim
uyanacaktı ki? Bunca düşünce arasında bir o yana bir bu yana savrulan
insanların arasında gidip gelmeler, ancak kaygan bir zemini ve zillet zevkleri
içinde, kendi gerçekliklerinin sanki o zillet zevklerden çıkmadığını iddia eden
ve her defasında onu korkulacak ve sakınılacak bir şey olarak gösteren kaba
saba halk yığınlarıyla ne tür bir işim olabilirdi ki? Elbette bu bakış açımda
eksiklikler ve yanlılıkları barındıran bir taraf olduğunu yadsıyamazdım,
elbette herkes elinde bir kağıt ve kalem ile not tutup söylediğim her sözün
analizini yapmaya ve onları koşar adım eleştirmeye hazır kıta bekliyorlarken. Böylesi
bir durum içinde ben de kendimce hazırlıksız yakalanmış olarak elimde kahve
bardağı ile güne merhaba demeyi unutmamalıydım. Bunlar olurken en çok
kullandığım kelimelerin sıralamasını yapmayı da ihmal etmedim elbette. Bunlar,
bu nokta da, ve bağlacı, her şey, şey olarak uzayıp giden bu kelimeler sürekli
karşımda bir alacaklı gibi onları kullanmam için bana şantaj yapıyorlardı. Bense
onları savuşturmak için kelime daarcığıma yeni kelimeler eklemeyi her zaman
unutuveriyordum böyle bir diyalektik içerisinde bulunmamın, diğer insanlara
sakıncalı geleceğini düşündüğümden dolayı 12. Psikiyatr ile fikir uyuşmazlığım
ve düşüncelerime dayanamaması sonucu olarak serbestçe dolaşma hakkına
erişebildim. Tüm bunları daha öncesinden tasarladığımı söylemem gerekli,
söylemezsem eğer olası tüm karşıt şeylere karşı nasıl kendimi savunabilirdim. Savunma
sanayi nasıl ayakta kalırdı ben olmasam? Elbette bunları bir kenara bırakarak
saat 3’te uyanmış olmamım bana vermiş olduğu ve üzerimde hala etkisi olan tüm
bunların dışında şeytan ile ilk buluşmam böyle olmuştu. Bunca kafa karışıklığı
ve oradan oraya geçişlerin tüm sorumlusu şeytandan başka kim olabilirdi ki? Bende
tam olarak onu suçlayacaktım ki bir başıma olduğum gerçeğini göz ardı edemezdim.
Her ne kadar rasyonel bir zemine oturtamasam da gerçek gün gibi karşımda
duruyordu. Öyleyse şeytan bunun neresindeydi? Kafamda beliren bu soru ile,
saatlerin tüm ayarlarını gözden geçirdim. İnsanlığın en başından şimdiye değin
uzanan bu uzamın neresinde hangi saat beni uyandırmaya cüret etmişti? Bunu kim
söyleyebilirdi ki?



Hiç yorum yok:
iletiler